11 Nisan 2017 Salı

Bukoleon Sarayı

Bukoleon Sarayı

Sizin de dikkatinizi çekmiştir belki. Araba ile sahil yolundan Sirkeci yönüne doğru ilerlerken, Sarayburnu'ndan önce, Ahırkapı Feneri'nin tam karşısına düşen surların cephesinde, üç adet kocaman pencere boşluğu çarpar gözünüze. Diğer yanınızda Marmara Denizi'nin ve Kadıköy kıyılarının manzarası belirdiğinde hızla kaybolur yine gözünüzden o viran yapı.


Bir gün yolunuz Sultanahmet'e düşer de vaktiniz olursa ihmal etmeyin derim. Günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak bilinen, Konstantinopolis Hipodromu'nda, Sultan Ahmet Camii'ni sol tarafınıza alıp, Mısır Sütunu, Yılanlı Sütun ve Örme Dikilitaş boyunca ilerleyerek meydanın sonunda bulunan M.Ü. Rektörlük Binası'na ulaşırsınız. Hemen solundaki dik yokuşu takip ederseniz, sizi birkaç dakika içinde sahil yolundaki deniz surlarında göreceğiniz Çatladı Kapı'ya ulaştırır. Küçük Ayasofya Mahallesi sınırları içinde bulunan bu kapının isminin 1532 İstanbul depreminde, surlarda büyük bir çatlak oluşmasıyla dilimize yerleştiği biliniyor. Kapıdan çıkıp sola dönerek birkaç adım ilerleyince, Büyük Bizans Sarayı kompleksinin bir sahil sarayı olarak yapılan, Bukoleon Sarayı kalıntılarına ulaşırsınız. 

Yakaladığı boğayı boğazından ısıran bir aslan heykelinin süslediği sarayın adı, bu heykelde tasvir edilen hayvanların Grekçe (βους - λέων / Boğa - aslan / Bukoleon) isimlerinden geliyor. 6. yy sonlarında yapıldığı düşünülen bu yapının, deniz tarafına bakan cephesindeki mermerle çevrelenmiş pencere boşlukları ve önünde bulunan saray limanının izleri, hâlâ oldukça belirgin olarak görülmektedir.

Bukoleon Sarayı ve Limanı

Bukoleon Sarayı, 1204 yılında Konstantinopolis'in Latinlerce işgal edilmesinin ardından, Dördüncü Haçlı Seferi liderlerinden I. Boniface (Montferrat Markisi) tarafından ele geçirilir. Bu sefere katılanlardan ve zamanının önemli tarihçilerinden kabul edilen Geoffroy de Villehardouin, kaleme aldığı "Konstantinopolis'in Fethi Üzerine" (13 Nisan 1204) adlı eserinde bu olaya şöyle tanıklık eder:

"Sahil boyunca atını sürerek Bukoleon Sarayı'na vardığında, sarayın içinde toplananların hepsi canlarının bağışlanması koşuluyla teslim oldular. Bukoleon'da, içlerinde, bu felaketten kaçarak buraya saklanmış, eski Bizans İmparatoriçesi (Caesarissa) ve aynı zamanda Fransa Kralı'nın kız kardeşi olan Agnes, bir diğer eski Bizans İmparatoriçesi ve Macar Kralı'nın kız kardeşi olan Maria ile beraber birçok asil hanım da bulunuyordu. Sarayda bulunan hazineler hakkında konuşmam mümkün değil; o kadar çoktu ki bunu tarif edecek bir kelime bulamadığım gibi herhangi bir şekilde sayılabilmeleri de mümkün değildi."
– Geoffroy de Villehardouin 

Kaderin garip bir cilvesi sonucu Boniface, ele geçirdiği bu sarayda bulunan, Macaristan Kralı III. Béla'nın kızı, dul prenses Margaret (Maria) ile evlenir. Bu evliliklerinden daha sonra Selanik Kralı olan Demetrius isminde bir de çocukları olur.

Şehrin işgali sırasında, Büyük Saray ile birlikte Bukoleon Sarayı da, Boniface'in askerleri tarafından acımasızca yağmalanır. Büyük Saray, bu talanın ardından Latin Hanedanı tarafından kullanılmakla birlikte, para yokluğundan onarımı yapılamamış, hattâ son Latin imparatoru II. Baodouin, sarayın kurşun çatısını söktürerek satmak zorunda kalmıştır.

1261 yılında VIII. Mikhail Palaiologos, şehri Latinlerden tekrar geri aldığında, sarayı çok kötü durumda bulur. Bunun üzerine şehrin bu yeni hanedanı sarayı terk ederek, Blakhernai Sarayı'nı kullanmaya başlar. Bugün Edirnekapı'da bulunan bu saray kompleksinin parçalarından geriye kalan Tekfur Sarayı, Roma saray mimarisinin İstanbul'daki tek örneğidir. (Ne yazık ki birkaç yıl önce Bizans saray mimarisi konusunda oldukça önemli olan bu yapının başına bir "restorasyon felaketi" geldi. 1000 yıllık Tekfur Sarayı ahşap pencere, alüminyum korkuluklar, klima, merdiven ve çatı eklenerek "temalı tatil köyü" görünümlü kapalı bir mekâna dönüştürüldü.)

Çeşitli kaynaklarda, Fatih'in İstanbul'a girdikten hemen sonra, şimdi yerinde olmayan Blakhernai Sarayı'nı gezerken bir şiir okuduğundan söz edildiğini de belirtmeden geçmeyelim. Blakhernai Sarayı'nın bu harabeye dönmüş hali, Firdevsi'nin Şehnâme'sinden Farsça bir beyiti çağrıştırır Fatih'e.

"Perdedâri mîküned der kasr-ı Kayser ankebût,
Bûm nevbet mîzened her kubbe-i Efrâsiyâb" 

Yalın olarak belki şöyle çevirebiliriz: 
Kayzerin sarayında örümcek perdedâr* olmuş, 
Efrâsiyâb'ın** kubbesinde bir baykuş nevbet*** çalıyor.

* Osmanlı döneminde perdeci, kapıcı, odacı. Bir şeyin görünmesine ve bilinmesine mâni/perde olan.

** Firdevsi'nin eski İran (Fars) mitolojisi üzerine kurulu bir destanı olan Şehnâme'sinde efsanevî bir Pers kralı. Efrasiyab, Hanakana adlı metal yapımı bir yeraltı kalesinde oturur.

*** Osmanlı sarayında sabah, ikindi ve yatsı zamanlarında çalınan nevbet, ikindi divânına başlamadan önce de çalınırdı. Osmanlı ordusunda ilk bandoyu oluşturan bu topluluklar, sonradan yerini "mehterhâne"ye terketmiştir. Sancak, sikke ve hutbe gibi Osmanlının egemenlik sembollerindendi.

2 yorum: