29 Ocak 2017 Pazar

Eski İstanbul'da Goygoycular

eski istanbul'da goygoycular


"Goygoy yapmak" deyimi birçoğumuz için tanıdık olmalı. Merak edip sözlükte aradım. TDK sözlüğü "Goygoycu" sözcüğü için bugün bildiğimiz "Bilgisiz olarak, gereksiz yere çok konuşan kimse", "Şakşakçı" anlamlarının yanı sıra "Muharrem ayında kapı kapı dolaşarak ve ilahiler okuyarak dilenen kimse" ve "dilenci" sonuçlarını da veriyor. Nereden nereye deyip biraz araştırınca konu eski İstanbul dilencilerine ve oradan da "goygoycular"a kadar dayandı.


İstanbul ile ilgili kaynaklar, eski İstanbul'da sosyal hayatın bir parçası olarak kabul gören dilenciliğin hayli farklı türleri olduğundan söz ediyor. 

Ezan vakitleri sokak ortalarında dolanarak ilâhiler, kasideler (din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan divan edebiyatı şiiri) okuyan ve dokunaklı usluplarıyla insanları sadaka vermeye teşvik eden "Kasideciler".

Her gün su başına giden yüzlerce İstanbulludan günlük nasiplerini çıkaran "Sebilciler".

Özellikle mezarlıkların çevresinde dilenen ve bu fani dünyadan göç etmek ile ilgili zengin bir edebiyat geliştirmiş olan "İskatçılar".

Dilenmeye başlayacakları 1 Mayıs günü büyük bir şenlik düzenleyerek sezonu açan ve ellerinde kabaklarıyla kış aylarına dek sokakları dolanarak dilenen "Kabakçılar".

Dilenciliği bir para kazanma yöntemi olarak değil de, nefsi terbiye etmek maksatlı bir disiplin olarak icra eden ve "keşkül-i fukara" adı verilen bir çanakla bütün gün dolaşıp, akşam vakti hasılatı bağlı bulundukları tekkelere götüren dilenciler, bilinen dilenci zümrelerinden belli başlı olanları.

Evliya Çelebi, 17. yy'da İstanbul'da dilenci sayısının yedi bin olduğunu söylerken, dilencilerin bir tören esnasındaki geçişlerini bakın nasıl anlatıyor: 

"... bir alay cerrâr, kerrâr gariplerdir. Her biri yünden, sofdan hırkaları, ellerinde renk renk alemleri, başlarında hasırdan ve hurma lifinden destarları olduğu halde, Ya Fettah ismi şerifiyle cümle körler birbirlerinin omuzlarına yapışıp, kimi anadan doğma, kimi sonradan olma topal, kimi kambur, kimi felçli, kimi çıplak, hengâme ile nice bin bayrakların arasında cerrâr şeyhini ortaya alıp, şeyh dahi dua edip yedi bin fukara bir ağızdan Allah Allah ile âmin dediklerinde sadâları gök yüzüne ulaşır. Bu tertip üzerine dilencilerin şeyhi Alay Köşkü önünde durup padişaha dualar eder"
Evliya Çelebi, Seyahatname 1, s. 528. 


Bu bilgilerin yanısıra, diğer kaynaklardan Osmanlı İstanbul'unda dilencilerin, bir lonca altında örgütlendiğini ve yasal olarak dilenmesinde sakınca olmayanlara, bir "Dilenci Tezkeresi" verildiğini de öğreniyoruz. Dilenciler için, aslı kadılıklarda bulunan bir defter açılarak, dilencilerin milliyetleri, ne süredir dilencilik yaptıkları ve sağlık durumları ile ilgili bilgilerinin kaydedildiği de aktarılan bilgiler arasında.

Gel zaman git zaman dilenci tezkeresi almak, İstanbul'da bir çete örgütlenmesine yol açıyor. "Dilenci iratçısı" adı verilen bazı fırsatçılar, rüşvet vererek edindikleri dilenci tezkereleri ile günlük kazançlarının önemli bir bölümünü vermeleri koşuluyla dilenci çalıştırmaya başlıyorlar.

Tarihçi Mehmet Demirtaş'ın bir makalesinde iratçılar ve çalıştırdıkları dilenciler ile ilgili şu ilginç bilgiler var:

"...sekiz on dilenciyi kendine bağlayan bir iratçının çok önemli bir gelir kaynağı olurdu. Mesela, II. Selim zamanında İstanbul esir pazarlarında kör, topal, kambur, sarsak, veremli, cüzzamlı köle ve cariyeler için çok yüksek bir piyasa vardı. Pırlanta gibi Çerkez cariyelere ve tuttuğu taşın suyunu çıkaracak kadar kuvvetli kölelere kimse para vermiyordu. Fakat bir kötürüm cariye veya köle, mezatta inanılmayacak kadar yüksek bir fiyata müşteri buluyordu. Böylelikle söz konusu ticaret, İstanbul’a dilenci gönderen komisyoncular için çok cazip bir geçim kaynağı durumuna gelmiş olmaktaydı."
Mehmet Demirtaş, Osmanlı Başkenti’nde Dilenciler ve Dilencilerin Toplum Hayatına Etkileri, s. 91.


Diğer taraftan, tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun konu ile ilgili yazdıklarından, 8-10 dilenci çalıştıran bir iratçının, kiraya verilmiş birkaç dükkânı bulunan birinden daha fazla gündelik gelir elde ettiğini öğreniyoruz.


goygoycular minyatür



Goygoycular

Yukarıda sözünü ettiğimiz dilenci gruplarının dışında, çoğunluğu Anadolu’dan gelen ve İstanbul'da Muharrem ayının ilk günlerinde ortaya çıkıp dilenen bir kesim daha vardı ki; bunlara "Goygoycular" veya "Hoygoycular" adı verilirdi. 

Goygoycuların İstanbul’da ilk defa ne zaman ortaya çıktıkları üzerine kesin bilgiler olmamakla birlikte, birçok kaynakta Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra olduğu tahmin edilmekte. 

Şehzadebaşı'nda Tabhâne (Dini yapılarda özellikle gezici dervişlerin misafir edildiği oda) denilen vakıf binada konaklayan kör, topal ve sakatlardan meydana gelen bu topluluk, sabahları yanlarında gözleri gören, yedekçi ya da eydirci adını verdikleri bir yardımcı eşliğinde sokaklara dağılır, beşer, altışar kişilik gruplar halinde birbirlerinin birer adım arkasında ve bir öndekinin omuzuna tutunarak, tek kol nizamında dolaşırlardı.

Goygoycu kafilesi bir evin önüne geldiğinde önce kendi aralarında bir halka oluşturur, ardından eydircinin çektiği gülbang ("Allah Allah" nidası) sonrasında;

Şehidlerin serçeşmesi
Enbiyanın bağrı başı
Evliya’nın gözü yaşı
Hasan ile Hüseyin'dir
Yâ hoy goy goy cânım!

Kerbelâ’nın yazıları
Şehit olmuş gazileri
Fatma ana kuzuları
Hasan ile Hüseyin’dir
Yâ hoy goy goy cânım!

Biz bakmayız sağa sola
Yerde insan gökte melek
Karpuz çıkar bazen kelek
Yâ hoy goy goy cânım!

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım kırdılar
Anın için inilerim
Yâ hoy goy goy cânım!

Biz Rumeli abdalıyız, Anadol'a göç ettik
Ar-u vakarı kaldırdık, kendimizi hiç ettik
Batınımız ma'mur oldu, hazineler iç ettik,
Yolda bir münkire çattık, zevkimizi piç ettik.
Yâ hoy goy goy cânım!
Bulgur aşk et imanım!

Biz goygoycu dervişleriz, her birimiz ermiştir
Maksadımız lokma, aştır, zikrimiz de geviştir
Biz ne Şii, ne Sunniyiz, mezhebimiz geniştir
Böyle bir dava çıkarmak, meded Allah ne iştir?
Yâ hoy goy goy cânım!
Bulgur aşk et imanım!


gibi ilahiler okuyarak ev halkından isteklerde bulunurlardı.

Başlarındaki külâhlarında ince beyaz yemeni sarılı, sırtlarında ince beyaz cübbe, ayaklarına sarı papuç, ellerine uzun bir asa olduğu halde para, çeşitli gıda ve giyim eşyası toplayarak verilen erzakı, omuzlarında taşıdıkları ortasından bölünmüş, iki taraflı ve iki ağızlı bez torbalara koyarlardı. Goygoycuların topladıkları erzak, yine Şehzade Câmii'ndeki tabhâneye getirilir ve bu erzakla yaptırdıkları aşureyi hem kendileri yer hem de başkalarına dağıtırlardı. 

Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının başından, yine aynı ayın onuncu günü olan Aşure Günü'ne kadar süren ve yılın sadece sekiz, on günü devam eden bu tür dilenciliğin, sadece eski İstanbul'a mahsus bir âdet olduğunu da belirtmekte yarar var.

1909'da II. Meşrutiyet'in ilânı ile birlikte goygocuların sokaklarda dilenmeleri ve ilahi söylemeleri yasaklanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder