24 Ocak 2017 Salı

İstanbul Üniversitesi Kapısı - Bâb-ı Seraskerî

Bâb-ı Seraskerî istanbul üniversitesi ana giriş kapısı
Bâb-ı Seraskerî

Hemen hemen herkes mutlaka önünden geçmiştir. O ihtişamlı duruşuyla Beyazıt Meydanı'ndan geçenlerin bakışını bir çırpıda yakalayıverir. İstanbul gezilerinde, Süleymaniye Camii'ne giderken sıklıkla önünden geçtiğim bu âbidevi yapının üzerinde görünen kitâbelerini "bu yazılar kim bilir neler anlatıyordur" diye araştırıp notlar alırken, konu haliyle genişledi.

Sanırım öncelikle Osmanlı döneminde bilinen Bâb-ı Seraskerî adından başlamakta yarar var. İstanbul ile özdeşleşmiş ve kent kimliğinin bir parçası olmuş birçok anıtsal eserde olduğu gibi burada da isim ile tarih birbirleri ile ayrılmaz bir bütün oluşturuyor. 


Osmanlıcada Arapçadan alınan, "bâb" (kapı) ile Farsçadan alınan "-ı" tamlaması kullanılarak birçok isim türetilmiş.

Serasker sözcüğü ise, "baş" anlamındaki Farsça "ser" ile Arapça kökenli "asker" sözcüklerinden türeme. 

Günümüz Türkçesinde ise hâlâ kullanılan "ser" sözcüğüden türemiş birçok örnek bulmak mümkün. Şöyle kabaca bir bakınınca bakın neler geliyor akla:

Sarhoş: "Başı hoş", "şarapla mest olmuş" anlamında kullanılan  "ser" ve "hoş" sözcükleri günümüzde "sarhoş"a dönüşmüş.

Serbest: İmza ve mühür gibi hukuki bir belgenin bağlayıcı işareti olarak kullanılan "sarbaste", "sar" → "baş" + "bastan" → "bağlamak";  "konfirme edilmiş" anlamında bir hukuk terimi iken, zamanla "bağışık", "muaf" anlamını kazanarak serbest'e dönüşmüş.

"Çavuş ve kâtib timarı beğler zencirinden serbestdir, meger ki umur-ı muazzama vaki ola" Fatih Sultan Mehmed, Kanunname-i Al-i Osman 

Birebir çevrildiğinde "başı bağlı" anlamından yola çıkan serbest, "özgür" sözcüğü ile eşanlamlı kullanılır olmuş. 

Serseri: "Ser" → "baş" ve "sar" → "ahmak" sözcüklerinin bileşiği olan "ahmak kafa" anlamındaki "sarsari", olmuş sana "serseri". Hani şu bildiğimiz "Ah şu ahmak kafam!". (ya da kim bilir, belki de sarsak?)

Örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat biz yine konumuza dönelim.

Bâb-ı Âli kapısı Osmanlıda devletin gücünü temsil ederken, Seraskerlik Kapısı ise askeri gücü temsil etmektedir.

Uzun süre Yeniçeri Ocağı'nı kaldırmayı tasarlayan II. Mahmut, nihayet 1825'te bu fikrini uygulamaya koyar ve Eşkinci Ocağı adı verilen yeni bir askeri sınıf kurar. Avrupa tarzında üniforma giydirilen bu yeni ordunun, 1826'da eğitime başlamasının ardından ayaklanan yeniçerilerin, gösterilere başlaması üzerine, ulemayı yanına alan Sultan II. Mahmut, Sancak-ı Şerif'i de çıkararak, halkı Yeniçeriler'e karşı birleşmeye ve savaşmaya çağırır. Söz konusu bu çağrı Yeniçeri Ocağı dışındaki bütün ocakların, padişaha bağlılıklarını bildirmesiyle sonuçlanır.

Bunun üzerine, Şehzadebaşı semtinde Etmeydanı'nda bulunan yeniçeri kışlaları top ateşine tutulur, 6.000'den fazla yeniçeri öldürüldüğü gibi, 20.000 civarında isyancı da tutuklanır. Tarihe Vaka-i Hayriye olarak geçen bu "hayırlı olay" sonucu 16 Haziran 1826'da kaldırılan Yeniçeri Ocağı yerine, Sultan II. Mahmut tarafından "Asakir-i Mansure-i Muhammediye" (Muhammed'in zafer kazanmış orduları) adlı yeni bir ocak kurulur ve  müezzinler tüm camilerin minarelerinden bu konudaki fermanın okunmak üzere camilere gönderileceğini ilan ederler.

( Bu arada, Osmanlı'nın iç meseleleri görülürken, Padişahın Sancak-ı Şerif'i ortaya çıkarması ile günümüzde politikacıların halka söylev verirken, ellerinde kutsal kitap sallamaları arasındaki benzerlik ve diğer taraftan memleketin tüm camilerinin minarelerinden ferman okunması ilgiye değer. )


ağa kapısı istanbul müftülüğü
Ağa Kapısı, İstanbul Müftülüğü

Diğer taraftan, bütün bunlar olana dek, Yeniçeri Ocağı'nın en kıdemli generali sayılan Yeniçeri Ağası, maiyeti ile birlikte Ağa Kapısı adı verilen yerde ikamet etmekte ve çalışmalarını burada sürdürmektedir.

( Ağa Kapısı, bugün Süleymaniye Camii’nin arkasında bulunan Mimar Sinan türbesinin hemen hemen karşına düşüyor. Aylar önce önünden geçerken, ana giriş kapısında iskele kurulmuş; restorasyon çalışması vardı. )

Yeniçeri Ocağı'nın yerine, yeni bir ordu kurulmasının ardından, ordunun başındaki en yetkili kumandana da Serasker denilerek, ikâmetine Ağa Kapısı tahsis ediliyor. Ardından -buranın son zamanlarda yeniçeriler ile ilgili zihinlerde kalan kötü hatırasını silmek maksadıyla olsa gerek- adı değiştirilerek buraya Bâb-ı Seraskerî (Serasker Kapısı) deniliyor.

Fakat, yapının ahşap olması nedeniyle yeni kurulan modern orduya hizmet edemeyeceği düşünülerek Seraskerlik, Eski Saray’a naklediliyor. Böylelikle, boşalan Ağa Kapısı da şeyhülislamlara veriliyor. 

( İstanbul'un 1453'te fethinden sonra, hanedanın Topkapı Sarayı'na taşınana kadar bir süre ikamet ettiği Eski Saray'ın, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünün olduğu alanda bulunduğunu da belirtmekte yarar var. )

Toparlayacak olursak, Seraskerlik kurumunun (sonradan Harbiye Nezareti) bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin olduğu alana taşınmasının ardından, "Ağa Kapısı" da "Fetvahane" adı ile zamanının Şeyhülislam’ına tahsis edilmiş.

Cumhuriyetin ilanının ardından Şeyhülislâmlık kurumu kaldırılıp Diyanet İşleri kurulunca, Ağa Kapısı (Fetvahane) da bu kuruma bağlı İstanbul Müftülüğüne devrediliyor. Bugün kapısının üzerinde, yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi, İstanbul Müftülüğü yazısı var.

Bugün Beyazıt Meydanı'nda gördüğümüz haliyle İstanbul Üniversitesi kapısı, II. Mahmut ve Sultan Abdülmecid’den sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz tarafından daha önce yapılan kapının yerine daha büyük ve anıtsal olarak inşa ettirilmiş (1864).

İstanbul Üniversitesi'nin sitesindeki yazıya göre, bu yeni binanın dış duvarlarının bitmesinin ardından Paris seyahatinden dönen Sultan Abdülaziz -Paris’te gördüğü Zafer Abidesi (Arc de Triomphe)’tan etkilenmiş olsa gerek-  benzer mimari özelliklerde bir kapı yapılmasına karar veriyor.

Meydandan bakınca görülen cephedeki büyük kemerin üzerinde, dönemin tanınmış hattatı Şefik Bey'in 1865 tarihli kitâbesini görmek mümkün. Kitâbenin ortasında, diğerlerine göre daha irice Daire-i Umur-ı Askeriyye (Askerî İşler Dairesi) yazılı. Bunun her iki yanında -askeri binanın amacına uygun olacağı düşünülmüş olsa gerek- sağ tarafta, Fetih Suresi'nin birinci ayeti, "Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık." ve  diğer tarafta ise yine aynı sureden "Seni kıymetli bir zaferle destekledik." ayetleri işlenmiş. 

Kitâbelerin görüldüğü alınlığın hemen üzerinde, Romen rakamlarıyla MCDLIII tarihi (1453) yazılı. En üst bölümde, daha önce Abdülaziz'in tuğrası bulunan oval madalyonda günümüze kadar T.C. harfleri yer alırdı. Kısa bir süre önce bitirilen restorasyonda T.C. harfleri yerine tekrar tuğranın işlendiği görülüyor. Hemen altında bulunan İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ yazısının başına da T.C harfleri eklenmiş. 

Etimolojik kaynak: www.etimolojiturkce.com 


2 yorum: